Kelebekler Vadisi

 Kelebekler Vadisi

Yollar, uzayıp gider, asfalt yığını olur, Konya Ovası’nda. Nerde başlar, nerde biter bilinmez. Sizi bazen evinize, bazen işinize, bazen bugüne, bazen yarına ulaştırır. Geçmişe götürür bazen, tarihe tanıklık edebilesiniz diye. Yollar böyledir, uzundur, iz bırakır insanda. Yolun sonu, tadı daimi olan bal gibidir. Lezzetli ve özlem dolu…

Biz de koyulduk yola, sonunda bal tadı almak uğruna. Yollar bizi, tarihiyle iç içe yaşayan bir şehre, Konya’ya ulaştırdı. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.” atasözünü bilirsiniz. Burada hem tebdil-i mekânla içimizi ferahlatma, hem de geçmişe tanıklık etme fırsatını bir arada bulduk.

Heyecan ve merakla bir ucundan girdik Konya’ya. Bir ucundan diyorum, çünkü şehrin birden fazla girişi var. Afyon tarafından, Ankara tarafından, Isparta, Antalya vs… Biz, Ankara tarafından girmeyi tercih ettik. Hava gayet güzel ve açık. Vakit öğlen olmasına rağmen yollar sakin, trafik serbest. İlk durağımız şehir merkezinin en yüksek yeri olan Alaeddin Tepesi.

Alaeddin Tepesi’nin rayihaları arasından usulca aşağıya iniyoruz. Tepeden iner inmez trafiğe karışıyoruz, araç değil bu insan trafiği. Şehir düz olduğu için, insanlar gidecekleri yere ya bisikletle ya da yürüyerek gidiyorlar. İnsanlar sakin, trafik uysal. Kulağı tırmalayan korna sesleri az da olsa var. Ama kalabalık bir yerden gelenler için bu ses neredeyse yok hükmünde. Her neyse, tepeden indikten sonra Mevlâna Türbesi’ne doğru giderken bir çarşı görüyoruz, ismi “Rampalı Çarşı”. İçeri girince, buranın ismiyle son derece müsemma durumda olduğunu görüyoruz. Çünkü gerçekten de rampalar var çarşının içinde.

Çeşit çeşit dükkânlar arasında dikkatimizi en çok sahaflar cezbediyor. Tozlu raflar, kitap kokuları ve tarihin yaşanmışlıklarını anlatan kitapların arasında, hayata dimdik tutunuyorlar. Bu sahaflarda eski kitaplar da yeni kitaplar da ekseriyetle var. Hâlâ kitapların peşinde koştukları, çabaladıkları, ömürlerini sarf ettikleri, kitaplara dokunurken yüzlerindeki tebessüm ve heyecandan fark edilebiliyor.

Konya evliyalar, âlimler, ulemalar şehri.

Bunu sokaklarında gezerken, türbeleri ziyaret ederken fark etmemek elde değil. Onların tesiri var Konya’nın üzerinde. Bunu apaçık gözle görmeseniz de hissedebiliyorsunuz. Her âlim, her evliya ayrı bir renk, ayrı bir tat katmış bu şehre. İdrak sahipleri için çok detaylar var burada. Sadreddîn-i Konevî, Şems-i Tebrîzî, Mevlâna Celâleddîn-i Rumî ve daha niceleri. İsmi bilinenler yanında adı sanı kaybolup gidenler… Mevlâna Türbesi’nden sonra diğer büyükleri de ziyaret edip ruhlarına birer “Fatiha” hediye etmeyi ihmal etmiyoruz.
Vakit daralıyor, hava kararıyor yavaş yavaş. Şehrin ışıltısı kaybolmaya başlıyor. Gecenin sahte ışıkları vermiyor güneşin ve gündüzün tesirini. Gece çok sessizleşiyor Konya. Konuşan, bir şeyler anlatmak isteyen tarihi mekânlar, sokaklar susuyor bütün gece. Allah’ın geceyi dinlenmek için yarattığını biliyor bu şehir ki istirahate çekiliyor.

 

Sabah ezanının hoş sadâsı ile başlıyoruz yeni güne. Minarelerden yükselen ezan sesi kalk, uyan diyor şehre. Nihayet gün ağarıyor ve güneş doğuyor. Dükkânların dişleri gıcırdatan kepenk sesleri, bir iki derken kalabalıklaşan sokaklar… Şehir hareket etmeye başlıyor.

Akyokuş Tepesi’ne çıkıyoruz. Çünkü burası şehri yüksekten görebilme fırsatını verecek bizlere. Heyecanın verdiği hızla ve aşkla tepeye geliyoruz. Gördüğümüz manzara adeta anlatılmaz yaşanır kabîlinden. Buradan şehrin doğusu-batısı, kuzeyi-güneyi, velhasıl her yeri görülebiliyor. Koskoca Konya’yı iki parmağının arasına sığdırınca, insan kendini büyük görse de biraz düşününce ne kadar aciz olduğunu anlıyor.

Şehir dümdüz; merkezde, binaların arasında Alaeddin Tepesi, Mevlâna Türbesi, Aziziye Camii ve daha niceleri görünüyor. Akyokuştan bakınca Konya’nın geçmişi ve bugününü çok daha iyi idrak edebiliyoruz. Eski Konya’nın parlak ışıkları, bugünün köhne ve sahte parıltılarını bastırıyor. Bir yanda geçmişin şaheserleri, diğer yanda beton görüntüsü. Estetikten uzak modern dünyanın getirdikleri, geçmişin izlerini silememiş Konya’da. Ne tarafa baksanız geçmişin kokusunu bugüne taşıyan camiler, medreseler, çeşmeler, sokaklar…

Yeşiller içinde Meram

Konya’nın etrafı ormandan bî haber. Merkezde az da olsa yeşillik alanlar mevcut, fakat yeterli değil. Tepeden Konya’yı temaşamız sırasında bir yer görüyoruz. Yeşilliği ile direk göze hitap ediyor burası. Tepeden inince yeni adresimiz belli, o yeşillik alan, yani Meram.

Meram’a varında görüyoruz ki, burası insanın gözüne ve gönlüne hitap eden bir yer. Meram Deresi’nin kıyısındaki çay bahçeleri, deredeki kazlar ve türlü yeşil nebatat, burayı nefes alınabilecek bir mekân haline getirmiş. Konya’da bile şehrin kalabalığı insanları bunaltmaya yetiyor. İnsanlar az da olsa Meram’da nefes alabiliyor, kendine gelebiliyor.

Meram adeta Konya’nın can suyu. Evliya Çelebi bunu şöyle anlatıyor; “Konya’nın çeşmeleri çoktur. Kaynakları hep Meram Dağı’ndan olup taksim kubbesinden gelir.”

Digiqole ad

2 Reviews

1
1

Write a Review

Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir